Gezinimi atla

Mimoza Bahçelerine…

Burada gökyüzü erguvan ayazı bir eski şimdi.
Kumdan çolak çocukların
Oyundan sayılmayan denizlerle yorduğu
Toprağından bir zar uzağı
Zaman girdabının aklında esen
Unutulmuş bir geçit
Yahut cinnet havarisi.

Ay batmayan yaz gecelerinden biri
Ve avuç dolusu düş üflenmiş akıllarda
Panayır uçurumu bir gece gülüşü.
Gezginler zamansız kaçak nicedir
Çocukluğunun zeytin ağaçlarına benzer
Uzaklaştıkça ufalan bir anı diyelim
Hiç söylemedim ama gidersen özlerim…

Oyun kurallarını belirlemek için geç;
Oyunlardan atılmak içinse çok genç bir vakitte
Vakitlerden birinde erguvanlar ;
Pervaz ayazı birer eskiye dönüşür.
Tedirgin kedi adımlarına benzer hatırlamak
Sorsan; belki de hiç unutulmamıştır ki…

Serdar BOSTANCI /Başak İŞUR

“İlk bab”

Yıldızsız göğün altında bıraktığın
Ezber bir tekerleme bundan sonrası
Yağmur; bildiğin gibi.

Kuyularında gezdiğin öykülerde
Ökseotları bitiyor.
Büyüdükçe karışıp,
Sızdıkları aynaları öğreniyorlar.
Aklına bir sebep olmalı tutunacak
Bırak gölge ve sarkaçları öğrensin.
Güneş nasılsa bildiğin gibi.

Irmak toprağa, toprak sessizliğe gömülü
Bela bir zulüm, vaad çıkmazları
Işığı görülmeyen bir kandil
Tülleri alev ebabil sanrısı
Küllense doğacak kanatlarından yeniden
Sır; aleminden hep emin,
Çöl; saklarken bildiğin gibi.

Yontusunda tanımsız
Kavminde anlaşılmayan bir yüz
Sesinde bin yıllık hırıltılı kelam
Aklı patlayan karbon yıldızı
Vakti yakın Mira!
Ay nihayet sondördün,
Kum; saatine akarken bildiğin gibi.

İçin “böyle gitmez” demişti,
Tarih “böyle hiç gitmedi” dedi.
Görece bir çakışma sadece an,
Koordinatları belirsiz,
Zaman; yörüngesiz bir kara delik.
Efsun baki,
Medeniyet; aklı uyuturken bildiğin gibi.

Mira: Her altı ayda bir parlaklığı 100 kattan daha fazla değişen bir yıldız. Ömrünün sonlarına yaklaşan bir kırmızı dev yıldızdır. ‘Dünya’dan 418.2 ışık yılı uzaklıkta bulunur.

Başak İşur

“Ve her şey O’nun adıyla başlar;
Söz, O’nda okunandır.”

Ses, varlığın ilk çığlığıdır;
Tam da doğarken tüm evrene.
Tövbe vakitlerinin öncesiyken
Ve zaman sarkacını vurmadan göğe,
Varlığınla tanış olmalar vaktinden ilk dem çığlığı,
Yaratılandan Yar’a ilk layık olma sınavı,
Sınavların da öncesidir.

Bu sıcak akrep mevsimidir üç güneş kaplamışken semayı,
Ellerindeki bu toz ki henüz kirlenmedi
Kavmini muştulayacak sana.
Aşkın küle, hırsın akrebe,
Birbirlerine değmeden ve birbirleri içre,
Dönerek, karışarak,
Susup semaha durarak semaya erecekleri,
Bir olup hiçe geçecekleri
Kavminin ilk dölü Vedut’un müjdeleyicisidir.

Toz seste zerre iken,
Sonsuz sözün tek zerresi la_mekan.
Yedi evren katında, her evrenin kendi içinde
Kaburga, kan ve nefs.
Ateş yılanlarının elmayla ilk dansı,
Kırmızının en parlak can rengidir “heves”.
Gülerek, çığlıklarla yeni yazgılara çağırır
Kum döşeklerinde.
Sınamanın yitirildiği,
Evrenin içe çöktüğü kendi gecesinin ilk armağanı.

Bu soy kirli, hiç temizlenmedi…
Hiç bir ateş onu kendi sınavından geçiremedi.

Toprağın kana, kanın kendi nesline cengidir,
Kumun terse dönmesidir yazgı.
Ve halen çalınırken tüm ezgilerin can notası,
Ten ilk müjdecisini arar.
Mesih hiç gelmeyendir.
Vedut doğmadığı toprakların en tiz can çığlığı.

Bu zehir çok kan akıtacak daha
Kurbanımızı verelim.

Ve bin cellat gök kubbenin altında
Kıyam dururken beklemeye,
Bin ömür hüküm sürecek kaos…
Sükunet kavmin en uzağı.

Mevsimler dönerken zümrüt bahçesinden
Kızıl alacasına seherin,
Bir damla su : Suyun kristale aşkı ;
Kibirin dengeleyicisi.

Kavim kurak…
Kan sabırsız…
Surların çatlakları sabırsız…
Dua hiç bitmedi…
Beklenen kurban gökten “hiç” inmedi.

İlk hevesin ateşli büyücüsü yılan
Son zehrini bir sözle akıttı.
Çöreklenen başı
Bir kelimeyle can buldu:
Şüphe!
Tahayyül kurban bir yılan gülümsemesinde,
Kıvrılarak yürümekte,
Varılmamış bir çölün en güzel raksında,
Bedenin kumdaki izinde…

Dökümüne henüz bir söz biçilememiş
Kadife bir çiğ bu saatler, belki de sabah saçakları.

Şehrine inen zamansız tufan ve tuzla buz kırağı ikindisi
Değiştirme gücüne inanmış bir avuç hercai akıl bu hava
Sen baharları tutardın, bileklerin eflatun menekşe
Kıyılarına aşk deysin bir ömür, şiir hatrına.

Öğrendin, ne vakit şair ağlasa, bir çağı kapatır tarih
Sen gülümse hep, bilmediğin sonraya küfrün olsun.
Seçimlerini yaşayabilme gücüyse özgürlük
Çoğunluk nasılsa hep tutsak kalacaktı.

Hangi yalana kızmayı denesem, ihanetleri hatırlatır geçmiş
Devrimler kadar eski, kimileri inandı güzel günlere
Sesini uzat aynalara, rüya bahçelerine yürüsün
Keskin ve zümrüt bir dilek gibi tut hayatı
Kelimeleri her kurgulayışında çalımın olsun zamana.

Satırlara dökmeden çok evvel,
Adındı alnımın ilk hüzün çizgisi
Kırkikindi yağmurları gibi ömrüm yağıyor üstüne
Unutmaya yüz tutar ezber dizgeleri,
Dinlersen yeni bir dünyaya çabalayanları duyacaksın …

İpleri kesiliyor boynumda fermanımın
Tüm şehir az evvel söndü
Sırtımda taşıdığım korlar eski
Avuçlarım kırağı, kış çoktan gelmiş.

Çocukluğumdan emanet sözler
Kırık dökük kalmış aklımda
Masallara inanma aptal yalanları
Demişti yaşlı biri
Oysa bir yanım hep masal olmak istedi
Birileri sabrı öğretti
Bir yanım, hemen şimdi dedi.

Bu ömrü bil ki hep bekledim
Bugünden sonra, yarından evvel
Değişen bir şey olmadı gün dökümlerinde
Bir ömür bekledim,
Ne kimse geldi, ne ben gidebildim…

Tırnakları biçimsiz uzayan
Birer anneydi her çağ,
Kendini değil,
Hep çocuklarını törpülerdi…

İpleri kesilir yine bir hayatın
Buza döner şehirler,
Ki nicedir haber yok belki herkes vazgeçti
Masallar birer birer kırılır şimdi
Yüreğini korla yıka fark eder mi?
Ömürler yangın yeri
Bu kez sanki yakın dedim
Yok, yine kimse gelmedi…

mechanical_clock_3d_11

Dökülen yüzün, tablolarda pul pul
Hüzün; teklifsiz misafirin yerleşip kalmış aklına
Kovamaz talihsiz yelkovan sesine küser
Bir gitmek düşer fikrine bir de en uzak şehir
Kırlangıçlar kaplar göğünü
Sahipsizliğini bilir akrep hırçınlaşır, zehrine döner.

üç su

Bana değil suya anlat dedi
O herşeyi bilir
Sadece o yıkar geçmişi
Şahitlik ederim anlattıklarına
Ama bana değil mutlak suya anlat
Her rüya sonunda nefesini üfleyerek.

I.Nefes

Göğüne değmesem haberi olmazdı
Kendine gelenden, usulca gidenden
İnadına soğuktu bütün iklimler
Her pusulada yazlar aranır,
Baharlar yolu müjdelerdi.

Bu kez yılkı zamanı
Her kader kendini tanıyacak
Taşımaz ince bedenler ayazı
Şimal dön der “burası değil
Bana kalsa geri dön,
Henüz vakitliyken.”

Bir güney düşü, ıssız desem değil
Tedirgin uykudan uyanamama hali belki
Bir noktadan açılan onlarca yol
Ve doğrusu meçhul
Öğrenmişler kendilerine çağırır
Gerçek hiç yaşanmayandır belki de
Nidasız bir ses, kayıp desem değil.

Dönülür elbet gidilen yollardan
Yılkı denilen bir mevsim
Bir ağaç buldum kurumuş dalları
Göğünü yararken grilikte
Karlara gebe bir gece yarısı.

Çaputlarda ebemkuşağı dilekler
İki rengi adağıma seçtim
Turuncu: Sağ bileğime bağladığım
Düşüm,
Varılmamış atlasa diğeri
Ve eflatun: Bir ucu bileğimde…
Diğer ucu kuru dalına astığım.

Bir cevap.
Uçurumun başında
Kendini astığı dilek ağacı gölgesinde
Suretin sulhünü bekler gibi
Dinginleşmeye hasret,
Toprağa yüz sürer gibi.

Suya üflediklerimin ilkidir.

Su anlar her dilden
Şeklini alır, sarmalar
Suya anlattığın sırrındır
Kuyu eder kendine, anlar ve yıkar
İlk sır mühürdür, üfledin ve kilitledin.
Hazır olduğunda ikinci nefes,
Ve tekrar şahitlik ederim.

II. Nefes

Zahirde kalmadı söz
Rivayet ki:
Yıldızlar batında doğar
Mana sinede büyür
Ve sır “mim” dir.
Kadim bir zikir gibi
Dilden dile iz gibi.

Bir rüya kavmi
Bir vaha ve bir kuyu
Asr-ı erenler zamanı
Sabrının sırrına erenler
Kendi cennetlerinde.
Ve hüşu: Evren ahengi.

Bir rüyanın
Hiç bitmemesini dileyerek
Dönerek zamanın içinde
Kendi küresinde
Ashabın gölgesinden
Zerrenin bilincine
Karışarak sarmalın ucunda
Diğer taraftan atılan
Kovulmuş bir soy olur.

“Ayn” sabrı görür
“Sin” aşikar edemez
Şimdilerde hicran ve ah
Gözyaşlarıyla yıkanmış
Eyvah.

Bir rüyanın en güzel yerinde
Hiç bitmemesini dilerken
Uyanır gerçek,
Karışır zaman.

ruya

Şahidime ve suya
Sabah hayrına
Bir kez daha…

Yeni bir güne uyanacağımıza
Eminsin değil mi?
Güzel şeylerin beklediğine?
Bildiğim tek zaman şimdi
Elimden bi’şey gelmiyor.


III. Nefes

Kayıp gitme artık düşlerimden.
Uzaklaşan her bir görüntüyü
Kavşaklarda izliyorum.
Her dönemeçte koşuyorum,
Yok, kayboluyorsun…

Kum fırtınası günler
Uçuşup kayboluyor ard arda
Ve solgun, sarı.
Beni yetim bırakıyorsun
Bir hevesin elinde piç oluyorum.

Şehirlerin köprülerinden geçiyorum
Hepsi tanıdık
Bir rüya seyyahıyım,
Derken kirpiklerini eğiyor ince bir acı
Bildikçe sızım oluyorsun.

Aklımın odalarına tüneller kazıyorum
Kolaçan ediyorum dört bir yanı
Kirli ve utangaç oluyorum.
Issız bir şehrin insafına kaldım
Bilmiyorsun.

Kuru ve çatlak her köşe
Gündüz değil azap gibi bir kış
Ayazı içimde buza kesiyor
Ve aynı kavşakta izlerini buluyorum.
Gene mi gidiyorsun?

Sözcüksüz tanımlamalar zinciri
İzahı yok işte
Aynı köşede bildiğim kavşakta
Kaybolmadan az evvel
Beni kurşuna diziyorsun
Celladıma hiç kinim yok
Çok önce bağışladım diyorum
Ellerinin insafına kalıyorum.

Sustuğum acılar konuşuyor şimdilerde
Bilmediğim bir dil oluyor
Beyhude bir çevirme telaşı
Belki de öldüm çoktan
Avuçlarımdaki soğuk toprak
Delilidir, belki.

Koyup gittiğin her köşe başında
Her şehre, köprüye kırılıyorum
Bir şehir çocukluğum oluyor
Büyümeye kalıyorum.
Geçmişi kundaklıyorum
Eşgalleri yakıyorum
Hafızamda bir bir.

Şimdilerde kaldım ya burada
İçimde geç kalmış bir mezarcı telaşı
Kıstırıldım diyorum
Dört yanım duvar
Döndükçe kanıyorum.
Bir kavşakta izlerini arıyorum
Dikiş tutmuyor tenim.

Beni öylece bırakıyorsun ya
Dönemeçlerin bir yerinde
Kayboluyorsun ya, kendimden düşüyorum ya,
Dönüşüyorum ya bilmediğim herşeye karışırken
Anladım.

İzi kalır herşeyin
Bi’kaç geçmiş, yerine oturmayan söküklerin
Kayan her yıldızın boşluğu ordadır
Bazen bir rüya sebebi olur
Ne diyeyim, herşey yolundadır belki de.
Böyle iyidir…

3
2
1
Tekrar ve tekrar
Bildik dönemeç
Bu sefer kapalı gözlerim
Ben görmeden…
Öylece git
Usulca.


Üç nefes, üç rüya
Her sır suya
Mührü; zamanın elinde
Zaman “tek” sırrı aşikar…
Üç rüya…

Yalnızlık

Bu şehrin tüm ara sokakları
Caddelere açılır
Kaybolma diye…

Irmaklar zamansız kırıldığında, yataksız kaldı sular.

Zaman/sızım

Gözlerimden vapurlar geçerken
Herbiri çığlık, rotası sürgün bir ada
Aklım en uzak yol.
Rüzgar; sürükleyebilirdi bir anda
Yahut her mavi kapısında erguvanalar açtırırdı
Bir vakitte yenilecektik,
Mümkündü sadece ani oldu.
Kalemler kırıldı, hükümsüz kaldı sorular…

Anı/sızım

Unutarak dinginleşecek
Başka türlü seveceksin
Anısı başka olacak
Bir serçeye g(ön)ül vermiştin hatırla
Ve aşkın mevsimi ekime yakışırdı
Güzler tanıdık, renkler benzer
Dokusu başka olacak.
Devrim aşktı hatırla
Kanatlar kırıldı, g/öksüz kaldı kuşlar…

Sabır/sızım

Sular çürüyor bentlerin durgunluğunda
Ve içimizde taş taş üstünde değilken
Dağılmışken yani öylesine biçimsiz, beklerken
Ezber kendiliğinden bozulacak
Dengenin böyle sağlanmacağı gibi
Anlamak ta başka olacak.
Sabır denendiği an kaybedilendir.
Dallar kırıldı, köksüz “leşti” gövdeler …

Aşksızım

Ve şimdi ne vakit kelimeler oynaşsa
Ezberlemişler aşk sanıyor
Oysa işgalleri sevmedim ve
Kimseyi öldürmedim
Aşk dikey bir intihar girişimidir
Bildiğim; henüz ölmediğim.

Aynalar kırıldı, sırsızdı suretler…

yildizlar-gokyuzu

Olduğun yerden bakmıyorum dünyaya. Görmeyi çok istediğim bir yüz ve bu sadece senin. Olanlardan ve uzun sessizlikten sonra, biriken onca sözcükten sonra, dibe ve daha derine olanca hızla battıktan sonra ilk yüzey yakınlarında bir yerde nefes yakınken, görmek istediğim tek yüz, senin yüzün.

Olduğun yerde değilim, dünyanın başka yerlerinde- aynı zamanda, başka gerçeklerle, kalabalık -kimsesiz arasındaki çizgide dönüp dururken yani; sen dönüp ben dururken, içindeki kalabalığa, içimdeki sessizllikten olanca gücümle sesleniyorum…

Dünya olması gerektiği gibi değil. Hak edilenler de. Ve yerim yok ezbere tavsiyelere. Tüm ihtimallerin kendini yalanlayıp ötekine devşirilen bir rüya bu belki de. Tam da bu yüzden uyanmak, tam da bu yüzden sokaklara çıkmak, tamda bu yüzden yüzüne bağır çağır bir düşü anlatmak.
Okuduğum her satırda seni aradım ben, konuşulan her sözcükte izini sürdüm. Sabırsızlığım hep bu yüzden.

Olması istenecek dünya bu değil şüphesiz. Doğmadan öldürülen çocuklar, doğunca açlıktan ölenler, büyümeyi saçma hastalıklar yüzünden görmeden göçüp giden nesiller ve kalanlara devredilen kokuşmuş sistemler var. En çok bu yüzden, yüzüne hasret utangaç gözler biriktirdim.

Dünyaya sorulsa olmak istediği örtü bu olmayacaktı belki de. Şevkatli ve bereketli geniş sofralar düşleyecekti. Biz dünyaya hiç sormadık, dilini öğrenmediğimizden belki de,sözlerini dinlemedik, gerek duymadık. Yüzünde duymak istediğim hikayeler var. Adına en çok bu yüzden aşk dedim. Her aşk devrim değildi şüphesiz ama her devrim ihtimali buram buram aşktı. En çok bu yüzden belki de hayata aşk yakışırdı.

Sana şimdilik bir son yazamıyorum. Karşılaşacağımız bile meçhulken, zaman; olanca kayıtsızlığında kendine akarken masallar unutulur nesillerce. Katlanmak; unutarak büyümek ve yaşlandıkça daha çok unutmak olur. Belki en çok bu yüzden çelişkilerimizi sevdik. Git ve kal gibi, gelmesini delice beklerken hazır olmamak gibi. Yaşam ironilerden ibaretti ve nasılsa unutulup gidecekti…

makat – mahkeme karar? temizleyici

Shared via AddThis

dd

Yalnızlık çamur kokar
Yapışır kalır üzerine
Küheylan rüzgarlardan sonra
Hevesleri dökülür bir bir
Ve hatıran aziz değildir artık.

Fıskeyle sevgi öğretildi
Bir dirhem şevkatte arandı cevap.
Yanında önemsenmeyenin
Yokluğunun kanatması gibi…
Değer: Kaybettiğinde anlaşılandır.

Bir yere gittiği yok kuşların, anla!
Onca yol aynı iklimde kalmak için
Kalan, savrulur mevsimlerde
Durdukça donar içinin ırmakları
Yalnızlık soğuk ve kirlidir
Anladıkça hatırlarsın.

Sokaklar aynı, yüzler de
Birde başarısız dünyanın kelebek kralları.
Yeniliriz bu sistemin oyunlarında
Git ve yaşanacak bir yer bul kendine
Bir bir kayboldu kahraman bildiklerimiz.

Saadet asrı değil aynadan yansıyan
Devrimler parlamıyor ihtimal gölgesinde
Ve son kurtarıcı yalnız öldü
Durdu, çürüdü tarih
Kutsanan her geçmiş kendini gömdü.

Kalabalık ve çirkin şehirler gibi
Dağınık ve biçimsiz kaldık.
Çok şey istememişti kimse
Sadece; başka bir dünyanın
Mümkün olma ihtimali…
Yardan sen geç ne diyeyim
Ben serden geçtim işte.

İçine sinmez bu hayat, sadece bil istedim…

Söndürdün kendi külünde
Ateşe dönen pervanelerini
Gündüzden geceye değişmedi
Hiç bir yalnızlık öyküsü
Semayı ört üstüne şahit eyle
Savaşmadan pes etti diğerleri
İğne deliğinden geçecek tüm yazgılar,
Kum kendine dönecek
Savrulan külleri izle, atlasındır.
Yenilmedin, önce: Selam et

Ölmedi yazgının şahitleri
Anlatıp durma hikayelerini
Geçti.
Anlamadığın çağlarda birer andı
Bitti.
Körlük ve tekrarla harcadın ömrünü
Anı ettin kendine
Şimdi yandığın
Geçmişinde kalan bir söz avuçlarındaki
Anlatma, hepsi ezber.
Okuduğun geçmiş miladındır: Yan şimdi.

Bildiğin herşey kendine sus/tu. Yareler sönmedi.

Savruldu yalnızlığın öksüzü
Kendine eş oldu
Bir rüya dedi, geçti.
Hiçken hep ol(a)madı.
Bildiği dileğiydi.
Dilekler döndü
Tek mumda kendine yandı.
Bu bir vedadır -selama çağıran-
Kendinde tanış olmadan
Ömründe karışan -söz sanadır-
Bak nehir durmadı
Dervişe bir kez olsun sedadır.
Ömrün, tutamadığın her anın delili: Döner durur
Kendine maktül-nehirlere cellad.
Gözlerin, gördüğün: Evrende son semazen
Döngüsü tek yandığı
Ateşlere delil, katline tanık, celladına aşık.

Bilge cehalete, ölüm hayata döner.
Her ömür kendine sır iken
Yar aşkına der: Bu kez sus/ma,
Yaradandan hediyedir söz .
Döner durur herşey, gezegenler yörüngelerinde
Semah iç evreninde
Her döngü devrirdir bir sonraki başlangıcına.
Öncesi hiç, sonrası hep.
Dil döner söz olur,
Akıl döner ders olur,
Kul döner kül olur…

Külleri izle atlasındır
Savrulmadan, sadece: Selam et..

Sızdığın hayatta dönüp duran benim
Donuk ve uzak izlemeye daldığın
Sözlerin ifadesiz zamanlarında
Hep güzel kelimeleriniz olurdu
İfadenin içre, anlamın kayıp olduğu günlerdi
Kumral, ılık saatler
Ve her yaz çabuk geçerdi…

Hırçınlık narinliktendir
Kaçtıkça kovalamaz kimse
Oyunsuz sokaklarda dönüp duran benim
Kutsal bilgilerin kilitlenmiş zamanlarında
Anlamaya çalışan bir yüz belki.
Korkularınızın ördüğü kalabalıklar vardı
Kaçıp odalarına saklandığınız.
Hatırladıkça büyür bir geçmiş
Umarım böyle güvendesinizdir.

Dilediğin kişi olmadığım için
Daha az farkında daha çok işkolik,
İyi olabilirdi evet ve özür dilemeyeceğim
Ama vazgeçme!
Bu kadar çabuk vazgeçme!
Bazı coğrafyada masallar
Hiç mutlu sonla bitmiyor,
Belki sadece bu yüzden
D/üşüyoruz…

Olan her şey durduğu yerde
Bittiği yok sinmiş hikayelerin
Siz yolunuza gidersiniz
Öyküler suret değiştirir, yeniden başlar
Dönersen oradadır ve her öykü yüzündür
Kelimeleri satırlarda ören benim
Ve yüzün, kadim bir hikaye
Her köşede yeniden başlayan.
Tanıdığım en eski hikayenin
Yüzüne olsun bu… Yüzünüze…

Duydukların sadece anlam.
Ya diğerleri?
Dahası olmalı.

-Nefes(ten) Nefs’e-

Kaburgama yıldızlar doldurdum
Her nefeste yenilerini kattım
Kudret onlara söz geçirebilmekte
Perdeler kapanmadan.
Sen var olansan hikmetini sormalıyım
Yıldızları gölgeleyebilir misin?
Benden bana bir yol açılır gönlümün aynasından,
Seyreylerim
Köz olursun kimi zaman
Ben, bende çağlarken,
Sır, toza karışırken.

-Nefs’ten Nefese-

Kaos gözlerini dikmiş seyretmekte zamanın üç halini
Hangi çağdan geldiğini sorar
Sen bilinmeyen isen, korlardan geçensin
Arşın gölgesinden yeryüzüne an be an
Zahir / batın her ne varsa
Odalarını aç
Görünmeyeni varlığa döndür.

Bir söz
Tek bir an
Seyrini mümkün kıl âlemlerin

Ey Nefs!

Topraklar, topraklarınız ölümlü ne çare
Bir kabuk, tenin mezarı
Gömülenler bir kabuk aşağıda,
Kaşısan çıkacak gibi, tırnak uçlarını sızlatan
Tan vakti gölge hayaller kaçışırken
Soytarılar görünür gülümseyerek
Şimdi ölme vakti,
Duhan zamanı, ölüm nefesi
Kıyamet kendimizi karşılayacağımız gün
Ve bir an kadar yakınken.

Ey ay!
Aşkım koşulsuz sevdana
Yârinden yarelerini gizleme çabana
Şeymalarını hep kendine saklamanadır.
Ve hiç gücenmez misin bu kibirin zorbalığında?
Yıldızlar secde eder bu aşka, ferlerinden utanır
Nefs sezdikçe varlığından utanır
Ben her bildiğimde yıldızları sineme gömer,
Zerresinde kül olur karışırım.
Ne zaman aşkı bilmek istesem, insanlığımdan utanır
Emanet getirdiğin ışığına bakarım.

Odalarını aç, arınmaya geldim
Bir damla suyken nehrine kat, hiç olayım
Kendimden geçip çağlayayım
Zerre iken tek bir anda sonsuza kanayım
Bu armoni ebedi mabedim
Yollarını arala, bırak narında yanayım
Adı konmamış vakitlerin bir yerinde,
Gittikçe gelen, döndükçe duran
Kapındayım.

*Duhan: Kıyametin büyük alametlerinden biri dünyayı kaplayacak olan duman bulutu.
**Şeyma: Aydaki kraterlere ve yüzdeki benlere verilen ad.

2008 Temmuz/ Kıbrıs

Melantis/ Paradiso
Ağustos 2009

I- Son yahut Giriş

Bir mevsime benzersin, iklimini çözemediğim..
Titrek ve kararsız bir eylül akşamında
Sağanak sonrası bir gecede kaybettim, fısıldadığın sözleri.
Aklım çingene rapsodisi, devretmeyen uykulardan yorgun
..Böyle olsun istememiştim..

II- Delil(l)

Kendimi inandırmak pahasına söylenen
yalanlardan biri değildi bu.
Yaşadığıma inanmamın bir nedeni
bir shut ve keskin tadı kadar yaşamın
uğultulu dehlizlerinden geçiş.
Varlığın tene atılan neşter
ve irkilme kadar netti -yaşam şoku-
Belki suni teneffüs zorunluluğu değil
Ama bildiğim delildir bu
belki de kendi varlığıma,
Hala yaşıyor olmama…

III- Uzak

(B)ırak (b)öylece kalsın ne diyeyim
Bir saniyeden ötekine geçemeyen yerde zaman
Tik ve tak arasında tek bir anda..
Don/durulmuş bir masalın içinde
artık mucizelere inanılmayan çağdayız
yahut bu çağlara inanmaz artık hiç bir mucize…

IV- İkilem

Yaklaşmanın hiçbir anlam ifade etmediği bir yer(de)
mesafe -siz-leri yakınlaştırırdı ve en yakın çok uzak(tı)
Bir adımın onlarca geri kaçması ve kendine küsler
bu uzak savunmasız bırakıyor çünkü fazla güvenli…

V- Kendimden Kendime

Sebebim,ne diyebilirim ki kalabalıklaşıyorsunuz gene
Ve bu çok-lar yalnızlığımı yüzüme vuruyor,satır satır.
Herkes kendini arar hikayelerinde
Her yolculuğun kendine varması gibi
Bir yere gitmediğini farkettiriyor zaman
Beklemeden sadece “durmak” hem hızlı hem yoruyor..

Bilincin VI ya da Üstü

Günle gece, iftarla sahur,iki bayram arası
Devredilen iki zaman molasının herhangi bir yeri
İki kısa anın arasında o upuzun ara
Ve aklın köşelerinde konaklayanlar – bir kaçı sadece-
söz olur. Dile döküldüğünde anlamsızdır.
Zihinde başkadır, dilde başkalaşır.
Neden ve sonuç kadar özgürleşir birbirinden
Bir sonuç nedeni olur tüm yabancılaşmaların
…iki sözün bende kalmış, unutamadım…

VII- İsyan

Sabırların buz maviye döndüğü dondurulmuş
ertelemelerle örülü bir koza, yaşam sahası.
Deneneceksin dediler, sınav isteyen kim dedim,
ne olduğum böyle öğrenilmez.
İsyan başlamak üzere ve tarafında değilim
Haberin olsun…

Safir tutkulardan, sırma sabırlara…

Bir şehrin kalabalığı kadar yalnız
Teselli puslu bir söz
Her suret eksik
Bilmeye uyanır akasya sabahları
Toprağa değer misk-i amber.

Delil’in varlığındandır
Gün gibi aşikar sineden.

Yakamozlanır ab-ı taraf
Ay suya iner şimdi
Şavkını bırakır gök kubbe
Her şey yerli yerinde.
Bilirim sendendir.

Esirgemedi ve bağışlamadı
Biri ötekini.
Vecd kibire mağlup.
İlk emir belki “sev” di
Sinede gömülü kaldı
Son emir belki “sev”dir
O çağ hiç yaşanmadı.

Bir soy sırrına eremedi
“Oku”madan narında yandı.
Sonrakilere malum olsun…

1243676102cityghosts11byrobart

Ayn
Aynasında suretin”

Ayna sırrını dökerken
Feryat eder suret
Gümüş bir çığlık asılı kalır
Çerçevesinde zamanın
Sorguya dönüşür varlığı
Ayna masum
Yansıttığı ezberi
Kendini arar durur
Artık her gördüğü yüzüdür
Düştüğü efsun kuyusudur
Kimse söylemedi suretsizliğini
Bu yüzden hiç bilemedi
Göremeyeceğini…

Şın
“Işığın efsunu”

Pusulalar birikir
Sisli kuzey yıldızı gecelerinde
Acemi bir dönüştür
Her köşe zamanı.
Sarsak bir çocuk gülümsemesinde
Kırılır mevsimler.
Kuzey ya da güney
Yolunu çizeceksin

Parşömen zamanlarından bir atlas
Meridyenleri kayıp,
Ab-ı güz kuyusu olur.
Adanmamışlar pirlerini ararken
İnandıklarını bir yana topla.
Var ya da yok
Kendinde bileceksin

Narçıl sabır taneleri dizdirir
Işıksız her gece
Dokunduğun hayattır artık
Her dileğe bir tane
Adağım; yazgımın endamı
İlk ya da son
Bu baharı sen söyleyeceksin

Kaf
Kadife yazgılar”

Her gidişin bir öyküsü var
Yahut kalmanın
Biri ceplerine sığdıramadı yüzünü
Hiç taşıyamadı
Durduğu yerde kalakaldı.
Birinin gözleri yüzü kadar
Hiç kapatamadı.
Birinin ahı kaldı.
Öbürü hep kırıldı,
Ne yana dönse bin parça
Toparlayamadı.
Diğeri hiç anlatmadı
Döndü kendine sustu.
Bir öykü hiç yazılmadı,
Başkasına devroldu.

Olsa olsa ten hevesi
Şimdilerde aşk diyorlar
Kuyum; derdine düştüm Yusuf’un
Bir gömleği hayat sanıyorlar
Kan kuru, rengi pas
Adına beklemek diyorlar.

6 a

(telefonda)
Biri- Diğeri:
….

- Bildiğini sandığın yerde değilim..
- Komik ama ben de..

Birinin diğerinden farklı olmadığı günlerde hep aynı güne uyanırken nasıl olduysa tek bir “an” da duydu içinin sesini.. “Demek ki uyanmak yetmiyor çözülüşün başlaması gerekiyor..” Boğazındaki düğümleri düşündü yutkunamadı..

Sahi hayat kurgulamak kolay mıydı? Sonuçta küresel ekonomilerde tüm yapılanmaların projeler olduğu bir düzlemde -ki insanlar hayallerini bile küçük kutularda şekillendirip, boyayıp satabilirken – en iyi projenin kendimiz olması gerekmiyor muydu? Makyajlı yüzlere kim inanırdı yeterince natürel bir ten yapamadıktan sonra..

Rengarenk ebabil kuşları çizdi aklında.. Hiç biri bir muhabbet kuşu etmedi.. Renkli maketlerin yuvaların sıcaklığını belirlediği zamanların emitasyon şehirlerinde yaşanacak bir hayat olabilir miydi? Ve tüm o üst üste yığılma hayatların bir deniz kenarı, dalga sesi yahut temiz bir gökyüzü etmesi mümkün müydü.. Ellerinin titrediğini fark etti, durduramadı..

Öyle düşünmemeli aslında gayet bilinçli bir köle sayılabilirim.. Neticede bu da bir alış-veriş biçimi. Ödenilen bedeller kadar kazanımların da olduğu yadsınamaz. Ne kadar köle olunduğu kendi küçük efendiliğin ile de doğru orantılıdır. Her köleliğin efendilikte getirdiği kaçınılmaz.. Döngü denen şey bu mu diye düşündü, cevap bulamadı. Kendini kandırmak kolay olmayacaktı, vazgeçti…

(Salonda otururken)

Diğeri-Biri:

Çok zaman gitmem gerektiğini düşünüyorum biliyor musun. Kaldıkça ölüyor gibi…

Saçma canım bundan başka yaşam alanı yok kafanı sadece kuma gömüyorsun.

Konuşmasını hatırlayıp utandı bir an kendinden. “Kafamı gömebileceğim kum bile kalmadı gerçekte.” Yargılayıcı olmanın taşınmaz ağırlığını hissetti omuzlarında . “Olmak istediğim yer ya da an bu mu? Herkesin ve her şeyin yavaş yavaş kaybolduğu zamanlara geldik işte.” “Bir başına kalma”. Bunu uzun zamandır bekliyordu gerçi. Önce ya da sonra olmasının bir önemi olmamalıydı kaçınılmaz olanı bilmek yeterliydi. Tırnaklarının bakım zamanı gelmişti ojesini sildi yeniden sürecekti, gerekli mi diye düşündü, cevabını vermedi…

Kahvesini masaya bıraktı, ayağa kalktı.

“Bu proje benimdir hayatım kontrolümdeyse şayet” gülümsedi, en iyi projelerin her zaman sona saklanması gerekiyordu. Alıcı gözlerle evine eşyalarına baktı halen taksitlerini ödediği gösterişli eşyalara sahip olmak için hayatının kaç ayını daha ipotek etmesi gerektiğini hesapladı. Hayatın tek bir günü bile hesaba sığmıyor çünkü geri dönmüyordu. Geç diye bişey var mıydı peki. Uyanmanın yetmediği hangi çözülme erken sayılabilirdi ve geç ne kadardı, her şey için mi? Artık çok mu geç ? “Şimdi olmuşsa tam zamanıdır, sorgu zaman kaybıdır az önce fark ettin bunu. O halde şimdi”. Ve bütün didaktik iç konuşmalarını geride bırakarak öğrendiklerini teslim etti hayata, aklını masmavi gökyüzü kapladı. “Bildiğim düşlerim kadar ”

(telefonda)

Biri- Diğeri:

- Bir zaman kayboldum biliyorum ama özledim.
- Kaybolmak iyidir, umarım iyi gelmiştir.
- Gittiğim yerin olmam gereken yer olmadığını hatırlatacak kadar iyi geldi.
- Bu da bir şeydir.
- Sandığın yerde değilim, evin kapısını çalıyorum. Açmayacak mısın?
- Komik ama ben de değilim.Hepsini bırakıp, gittim..

Sen bir şehir çiz

Ben renklerini yazayım…

a28

Günebakan, sessiz ve sahil
Hiçbir trenin uğramadığı
Akşamları nihavent
Balkonuna dallar değen
Bir şehir olsun.

Konuşmadığın iklimlerden
-Ki kuzey soğuktur çok zaman-
Ihlamur kokulu bir akşam gelişin
Gündüzü ben dizerim
Sakız kokan çarşaflara
Ve hanımeli ekerim sabahlara
Kuzey soğuktur
Mevsim güney olsun

Sözlerin ateş zamanlarında
Yanakları al çocuk haylazlığı gözlerle
Hayata karıştık. İlk sen söndün
Hiç devrim görmemiştik
Ve ceplerde biriken sözler
Genzimizi yakar olmuştu.
Devrim bu zamana hiç uğramadı
Ve küskün atlaslar biriktirdi cümlelerde.

Bileklerimde sakladığım kırgın kokularla
Yaşlandığım bahçede sobelemeni bekliyorum
Bu şehir avuntusu olacak ömrün
Unutkan çocuk gözlerimi geri alıp
Kıymetini vereceğim ilk meşe oyununda
Öğrenilmiş herşeyin kurgusunu boz diye
Karşına geçip uzun küs zamanlarına inat
Elimi uzatıp her “küs”e “boz” diyeceğim
Gözlerini kaçırma sakın, bu seni yalancı yapar…

5

Gözlerimden vapurlar geçerken

Her biri çığlık, rotası sürgün bir ada

Aklım en uzak yol şimdi.

Rüzgar; sürükleyebilirdi bir an da

Yahut her mavi kapısında erguvanlar açtırırdı.

Bir vakitte ölebilirdik sevgilim,

Mümkündü

Sadece ani oldu…

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.